Dogucan panosuarkadaşları neler demiş? hayatta kolay iki şey vardır pocohantass 9 saat önce...Ve şimdi ben Odera 13 saat önceKavaramlar o denli aptalca Yaşam o denli boş Umutlar tükenmiş Her şey sonsuz boşluk içinde yuvarlanmakta Özgürlük o denli uzak Hayat keşmekeş Gelişim nitelikten yoksun Düşünceler karmaşık Sevgiler salt cinsellik Mücadele yarış kaygısı ve kanıtlama Dostluk çıkar Değerler duruma göre değişken Sadakat ilkellik görünümünde Özgürlük saçmalama Bilgi yanıltma Hayaller satılık Mantık bencilik Paylaşım bireyselliğe teslim Merhamet ezmeye dönük Yardım karşılığa teslim Yaşam azap Kurtuluş! İntihar eğilimli Doğucan Dogucan 3 gün öncetalihin varsa,bir tek erdemin olur,fazla olmaz: böyle daha kolay geçersin köprüyü. Dogucan 14 Ağustos 2008 20:36Cennetin olmadığını hayal et Hiç ülke olmadığını hayal et Mülkiyetin olmadığını hayal et Benim bir hayalci olduğumu söyleyebilirsin dharma bum 14 Ağustos 2008 14:05ağırlığınca bir kapı bul ve yüklen… aramızda kalacak söz… içimden geldi sadece. Odera 13 Ağustos 2008 21:06yaralı güvercin... deneysel yalnızlık; sürgün izdüşüm... [ yeni camii'de yaralı bir güvercin olmak ] "bu şehr-i stanbul ki, bi mislü bahâdır. // insanların şehri yoktur; biraz yalnızlık, biraz kalabalık olmaktır istanbul. yaşamayanların bilmediği, bilenlerin ancak yaşadığı ve yaşamak zorunda bırakıldığı bir istanbul'dur kalemin inceldikçe incelen, kağıda dökülen noktasında. size şarkılar söyleyeceğim; istanbulu anlatan yanlarımı deşifre edeceğim. sesimin güzelliğine değil, zaman zaman istanbul’un güzelliğine vurulacak, zaman zaman da acıyan yanlarına âh edecek; bir daha ve bir daha dinlemek isteyeceksiniz... istanbulun kalabalık hülyâlarında, kaybedersiniz kendinizi zaman zaman. kaç köşe başında kaybolup, kaç köşe başında kendinizi bulduğunuzu bilemeyeceksiniz. 'hiç kimse' olup, köşe başlarının kaldırımlara karıştığı noktada, minarelerin göğü delen nidâları arasında, güvercinlerin İstanbul’un kubbelerine çarpan noktasında, derin bir âh çekip, bırakıverirsiniz kendinizi İstanbul’un kollarına. tıpkı bir ağıt gibi; İstanbul’un gözlerinin içine bakarak, dudaklarınıza dökülen ‘istanbul türküsü’nü tellendirirsiniz... ben bir (h)iç / kimse'yim... beyaz'dır düşleriniz, üşüten yalnızlığınız kadar âşikâr... değil sevinçlerinizi, hüzünlerinizi dahi kâr sayarsınız istanbulun üşüyen yanlarında. bir gölge olup istanbulun sokaklarında, yok'luğa karışan sesinizi ararsınız... alaycı, bütün hüzünleri inkâr eden kâfir gülümsemelerinizi bırakırsınız dalgaların koynuna lâkin; umursamazdır istanbul... onun için düş'lerim, bilinmedik hiç bir nakarat yoktur artık. suskundur düşleriniz gecenin LâL noktasında ve bildiğiniz bütün şarkılar sanki hep aynı notayı tellendiriyor, aynı nakaratı seslendiriyor sanırsınız. bu şehirde, kaç değişik şarkı vardır ki söylenegelen ve sonu istanbulla bitmeyen?... bütün beyazlarını terk ederken karanlık saatlerine; bu şehir kendini kaybetmektedir sarhoş ağızlarda. birkaç fahişe yatağın kenarına iliştirilmiş kirli bir nefese isyan etmektedir istanbul. bildiği bütün nakaratları unutmak istercesine, yeniden ve bir daha yazılmak istercesine, isyan bayrağını burçlarına tekrar dikmektedir. “ben ki; fethe susamış şehir, fâtihimi tekrar özlemekteyim”... bütün ümitlerim; istanbulda ne yalnız kalabiliyor insan ne tam kalabalık. iki tarafı keskin bir bıçak gibi; yani ne yanını dönsen bir yanın kanıyor. istanbulda güvercin olmak hiç zor değil, lâkin yaralı bir güvercin olmak çok zor. bütün çıkmaz sokaklar senin, bütün umutların bir o kadar gâib. ey âsitâne, bütün âsi yanlarımla, fâtihi özlemekteyim seninle beraber ve bilirim ki; bir fâtih doğarsa eğer, bin ulubatlı'nın doğuşunun da müjdecisi olacaktır... düş'lerim; hiç kimse'liğimin tescili istanbul. âsi yanlarımın deşifresi ve bir sevgili nasıl 'biricik'leştiriliyorsa, o kadar biricik istanbul. biraz içim kanıyorsa, biraz yaralıysa yüreğim; senin yaraların sebebiyledir. çünkü; ne kadar yaşarsan bir şehirde, o kadar çok o şehir olursun ve ben yaşadıkça istanbul, yaşadıkça yaralı bir güvercin oldum gökkubbenin beni saran noktasında. kıvrılıp gidiyor sokakların, bir mahzen gibi tıpkı. kalabalıklar sarıyor etrafımı. bilinmedik yüzlerin hâin bakışları altında, senin öldürülüşünü seyrediyorum ve sen ne kadar ölürsen; ben o kadar ölüyor, bir o kadar LâL oluyorum... 27.ağustos.2007 - istanbul mustafa Nazif alizya06 13 Ağustos 2008 11:27selam dostum, boşluğu anlamlarınla dolduruyosun yada büyütüyosun, ama bu güzel. SrknNsl 13 Ağustos 2008 02:32kadın acıyı sever....? kadın olmayı kaç kişi doğru becerebilir pocohantass 12 Ağustos 2008 13:43kadın acıyı sever, tris 06 Ağustos 2008 19:43 |